Almanya'daki kadın cinayetleri

Erkek şiddeti her yerde

Almanya’da neredeyse her gün bir erkek, eşini veya eski partnerini öldürüyor ya da öldürme girişiminde bulunuyor. Ama bunu tartışan yok.

„Hep aynı kalıplarla karşılaşıyoruz. Kadın kocasını terk etmek istiyor ve akabinde öldürülüyor.“ Foto: dpa

Geçen yılın aralık ayında Almanya’da en çok izlenen kamusal yayın olan Tagesschau, Kandel’de Afgan bir mültecinin 15 yaşındaki eski sevgilisini bir markette bıçaklayarak öldürmesini haberleştirmemesinin gerekçesini açıklamak zorunda kaldı. Tagesschau’nun blogunda şu cümlelere yer verildi: „Niye tereddütlü davrandık? Çünkü önemli bir gerekçesi vardı. Şimdiye dek edindiğimiz bilgilere göre cinayet ilişki sebebiyle işlenmiştir.“ Almanya’da meydana gelen „ilişki cinayetleri“ kamuoyunda pek ilgi görmüyor. Buna rağmen işlenen cinayet başyazılarda, yorumlarda ve sosyal medyada günlerce tartışıldı, zira şüpheli Alman pasaportu sahibi biri değildi.

Federal Almanya Emniyet Genel Müdürlüğü'nün açıkladığı istatistiklere göre 2016 yılında 149 kadın ya kocası ya da eski partneri tarafından öldürüldü; 208 kadına ise cinayet teşebbüsünde bulunuldu. Bu sayı, Almanya’da neredeyse her gün bir erkeğin eşini veya eski partnerini öldürdüğü veya öldürme girişiminde bulunduğu anlamına geliyor. Akraba, tanıdık veya bir yabancı tarafından öldürülen kadınlar ise bu istatistikte yer almıyor. Şüphelilerin büyük çoğunluğunu Alman vatandaşları oluşturuyor.

Almanyada tüm kadın cinayetleri haberlere yansımıyor. İlişkilerde yaşanan şiddete gösterilen tepki ancak 25 Kasım, Kadına Yönelik Şiddetle Uluslararası Mücadele Günü'yle sınırlı kalıyor. Aşırı sağcı örgütler ise, Freiburg ve Kandel’de protesto gösterileri düzenleyerek kadına yönelik şiddeti kendi amaçları için kullanıyor. Latin Amerika ülkeleri, İtalya ve Türkiye’de de kadın cinayetleri kadın örgütleri tarafından feminist bir konu olarak algılanıyor ancak Alman toplumunda kadın cinayetleri pek görülmüyor ve politikleştirilmiyor. Bunun sebebi nedir?

„Kadınlar, kadın oldukları için öldürülüyorlar“

Almanya’da kadın cinayetleri bireyselleştiriliyor. Medyada konu edilen cinayet haberlerine genelde „Aile trajedisi“ veya „Kıskançlık dramı“ gibi başlıklar atılıyor. Bu tür başlıklar, cinayetlerin yapısal güç dengeleri ile ilişkisi olmayan trajik bireysel olaylarmış gibi algılanmasına yol açıyor. Cinayet şüphelisi eğer Alman kökenliyse sadece „aile trajedisi“nden söz ediliyor, hatta „cinayet“ kelimesi bile kullanılmıyor.

Film yönetmeni Marlene Pardeller, „Bir kadının, kadın olduğu için öldürüldüğü bu kavramların arkasında kayboluyor. Cinayetin cinsiyet temelli olduğu yok sayılıyor“ diye açıklıyor bu durumu. Pardeller, Federal Parlamento Sol Parti Meclis Grubu Feminist Politikalar Danışmanı Alexandra Wischnewski ile birlikte „ArtıkYok“ (Keinemehr) adlı girişimi, Arjantin'de başlayan ve 2015'ten bu yana Latin Amerika ülkelerinde ve Avrupa'da da devam eden Ni Una Menos Hareketi’nden (Bir Eksik Daha Olmayacak- Nicht eine weniger) esinlenerek oluşturdu.

Beş yıldan beri İtalya ile Meksika’daki feminist hareketler üzerine çalışmalar yapan Pardeller, „Femizid“ kelimesini ilk kez bu çalışmalar esnasında duydu ve bu sözcüğün neden Almanya’da duymadığına şaşırdı. „Femicide“ kavramını yetmişli yıllarda feminist Diana Russel ortaya attı. „Femicide“ cinsiyet nötrlüğünü ifade eden „homicide“ye (homicide=cinayet) karşı, kadınların öldürülmesinin ataerkil iktidar yapılarının bir sonucu olduğunu göstermek için kullanılıyor.

Kadın cinayetlerinin ardındaki mekanizmalar dünyanın her yerinde olduğu gibi Almanya’da da aynı: Kadın ilişkideki rol dağılımını sorgulamaya başlıyor. Pardeller „Burada meselenin güç ilişkisine dayandığı çok açık bir şekilde görülüyor “diyor ve ekliyor: “Kadınlar bağımsızlaştıklarında tehdit artıyor. “

Her yerde aynı hikaye

TU Dortmund’ta görevli sosyal bilimci Monika Schröttle esas itibarıyla Almanya’da kadınlara yönelik şiddet konusunda güçlü bir söylem olduğunu belirtiyor. Schröttle „Ama ne var ki, cinayet suçları bu söylemin dışında tutuluyor. Politikacıların sık sık ‚bu sadece buzdağının görünen kısmı‘ dediğini duyuyoruz ve gerçekten de bu böyle“ diyor ve devam ediyor: „Cinayet motiflerine baktığımızda hep aynı klasik kalıplarla karşılaşıyoruz. Kadın kocasını terk etmek istiyor veya terk ediyor, akabinde öldürülüyor. Aslında bu tamamen ataerkil düzenin bir kalıbı.“ Almanya’da geçerli olan, bizde cinsiyetler arası eşitlik çoktan sağlandı saptamasına karşı ise Schröttle şunu söylüyor: „Kadın cinayetlerindeki sayının yüksekliği ve tüm cinayetlerin benzer kalıplarda işlenmiş olması, bu saptamayla bağdaşmıyor.“

Türkiye’de ise feminist aktivistler kadın cinayetlerini yıllardır siyasallaştırıyorlar. 17 yaşındaki öğrenci Münevver Karabulut’un öldürülmesinden sonra 2010 yılında „Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu“ kuruldu. Cinayet zalimce işlendiği için kamuoyunda büyük ilgi uyandırdı. Platform Başkanı Gülsüm Kav „Basın Münevver cinayetini üçüncü sayfadan gördü. Bu bizi rahatsız etti, çünkü bu bir kadın cinayetiydi“ diyor. Mesleği doktorluk olan Kav kadın cinayetinin ismini koymak istiyor. Türk medyasında kadın cinayetleri genellikle „aşk cinayeti“ olarak nitelendiriliyor.

„Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu“ aktivistleri protesto gösterileri organize ederek, her hafta sokağa çıkarak, davalara katılarak konuyu sürekli gündemde tuttu. Bu platform sayesinde Türkiye toplumunda kadınlara yönelik şiddetin ataerkil sistemden kaynaklanan bir sorun olduğu bilinci gelişti. Kav „Bu geçen süre içinde tüm basın ve yayın organları ‚kadın cinayeti‘ kavramını kullanmaya başladılar“ diye anlatıyor.

Türkiye’nin nüfusu yaklaşık olarak 80 milyon; Almanya’nın nüfusuna oldukça yakın. 2016 yılının resmi olmayan istatistiki sayılarına göre Türkiye’de 328 kadın öldürüldü, 2017 yılında bu sayı 409 olarak tespit edildi. Ne var ki platformun verdiği bu sayılar tam olarak güvenilir değil, gerçek sayılar muhtemelen çok daha yüksek. Zira Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı, kadın cinayetlerine ilişkin resmi istatistikleri yayınlamıyor. Bu bakımdan platformun bilgileri Türk medyasında yayınlanan haberlere dayanıyor.

Kadın hakları savunucusu Gülsüm Kav kadın cinayetlerindeki yüksek sayıyı Türkiye’de yaşanan toplumsal değişime tepki olarak değerlendiriyor. Kav „Son 30 yılda insanlar kırsal kesimlerden şehirlere taşındılar. Televizyon ve internet ile buluştular“ ifadelerini kullanıyor. Bu gelişmenin kadınların toplumdaki pozisyonunu değiştirdiğini söyleyen Kav, „Kadınlar haklarını daha çok talep ediyorlar. Örneğin, aniden boşanmaya cesaret edebiliyorlar. Erkekler ise kadınlara haklarını vermek istemiyor. Kadınların kendi kaderlerini belirleme taleplerini şiddet kullanarak baskı altına almaya çalışıyorlar“ şeklinde konuşuyor.

Cinsiyete dayalı şiddet artıyor

Gülsüm Kav, ataerkil yapıların Türkiye’de ve diğer Akdeniz ülkelerinde hala çok köklü olduğunu belirtiyor ve bunu „Üzerimizde taşıdığımız tarihi bir yük“ olarak nitelendiriyor. Kav, toplumsal değişim sırasında kadın cinayetlerinin hükümetlerden bağımsız olarak sıkça işlendiğine işaret ediyor ve „Ataerkil yapılara bir de kadına ve erkeğe eşit gözle bakmayan, kadınları koruyan önlemler almayan bir hükümet yapısı eklendiğinde cinsiyete dayalı şiddet artıyor“ ifadelerini kullanıyor.

Monika Schröttle ise Türkiye’de veya Meksika’daki feministlerin kadın cinayetlerini Almanya’dan farklı olarak „kendi kültürlerinin bir parçası“ olarak gördükleri saptamasında bulunuyor. Almanya’da kadın cinayetlerine, „istisnai erkekler“ tarafından sergilenen bireysel davranışlar gözüyle bakıldığını, aslında cinayetlerin içinde yaşanılan kültür ile bağdaştırılmadığını belirten Schröttle devam ediyor: „Göçmen kökenli kadınlar öldürüldüğünde ise bu olay hemen ilgili kültür ile bağdaştırılıyor: Bunlar kadınları öldürüyorlar, çünkü ataerkil ve arkaikler deniliyor. Kültür çoğunlukla diğerlerinin kültürü oluyor.“

Halbuki arkaik-ataerkil kültür aynı şekilde Alman kültüründe de var. „Bunun kültürel kökenli bir kontrol motifi olduğunu edebiyatta, şarkı sözlerinde ve rap metinlerinde görüyoruz. Kadın niye ölmek zorunda: Çünkü erkeği reddetmiştir ve erkeğin kontrolünden çıkmıştır. Arka plandaki fikir şudur: Kadın gidemez, kadın bana aittir.“ Schröttle kadın cinayetlerinin ikili ilişkilerde erkeğin kadını tahakküm altına alma isteğiyle ilişkilendirilmesi gerektiğini söylüyor. „Bu bizi şoke etmeli ve bu skandalı politik bir konu haline getirmeliyiz.“

.

Das finden Sie gut? Bereits 5 Euro monatlich helfen, taz.de auch weiterhin frei zugänglich zu halten. Für alle.

Bitte registrieren Sie sich und halten Sie sich an unsere Netiquette.

Haben Sie Probleme beim Kommentieren oder Registrieren?

Dann mailen Sie uns bitte an kommune@taz.de