Basın Özgürlüğü

„Özgürlüklerden yana gazetecilik mümkündür“

Evrensel Gazetesi'nin genel yayın yönetmeni Fatih Polat Türkiye 'nin zor bir ülke, ama son trenin kaçtığı bir ülke olmadığıni ifade ediyor.

„Muhalif basın kavramını da sorunlu buluyoruz“ Foto: Reuters

Fatih Polat 1969 yılında Istanbul'da doğdu. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümü'nden 1992 yılında mezun oldu. 1995 yılından beri günlük olarak ulusal yayın yapan Evrensel Gazetesi'nden editör ye yazıişleri müdürlüğü görevlerinde bulunduktan sonra, son 6 yıldır da aynı gazetede genel yayın yönetmeni olarak görev yapmaktadir.

Evresel muhalif bir gazete. Eleştirel haberler yapıyor, Afrin operasyonu üzerine de haber yapmayı sürdürüyor. Sizin diğer muhalif gazetelerden bir farkınız var mı varsa nedir?

Fatih Polat: Bizim gerçekleri ifade etmek üzerine bir gazetecilik anlayışımız var. Muhalif basın kavramını da sorunlu buluyoruz. Çünkü baştan muhalefet etmek için çıkan bir gazete izlenimini veriyor. Kesinlikle holiganist bir habercilikten uzak durduğumuzu söyleyebilirim. Bu Afrin meselesinde de böyle. Bu harekat konusunda hükümetin verdiği brifing var. Gazeteler o brifinge uygun haber yapıyor. Bu tek kaynaktan haber vermek demek. Bu dönemler, gerçeğin sıkıştığı dönemlerdir. Hem hükümet açısından hem büyük medya açısından durum bu. Ancak sadece Kürt kaynaklarından haber veren yayın organları var. Orada da propagandist habercilik oluyor. Oysa biz farklı kaynaklardan haber vererek gerçeği çok boyutlu yansıtmaya çalışıyoruz.

Bu çok zor değil mi? Örneğin Afrin operasyonu başladığında Binali Yıldırım medya y ö neticilerine bir liste verdi. Bunun anlamı nedir?

Bu bile başlı başına sansürü işaret ediyor. Bunu zaten gönüllü yapan gazeteler var. Az sayıda yayın organı gerçekleri barış taleplerini sayfalarını taşıyınca, sanki çok tehlikeli ve yanlış bir iş yapmış gibi bir fotoğraf ortaya çıkıyor. Yani sadece iktidarın baskısında değiliz. Bu tür doğrudan tek yanlı yayınlar yapan gazeteler aslında basın özgürlüğünü de mayınlıyorlar. Her gün savaştan yana manşet atıyor. Siz örneğin TTB yöneticilerinin gözaltına alınmasını karşı bir manşet attığınız zaman, tepkileri manşete taşıdığınız zaman, bu sizi de hedef haline getiren birşey. Oysa siz normal, sıradan olması gerekeni yapıyorsunuz. Ama etrafı ‚harekat gazeteciliği‘ kapsadığı için bu sizi de kuşatıyor aslında.

Kaynaklara kolay ulaşabiliyor musunuz yoksa bu d ö nemde insanlar korkuyorlar mı?

Elbette böyle bir zorluk var. Çünkü şu an Türkiye’de savaşa karşı barış talebini dile getirenler yaygın olarak gözaltına alınıyor. Örneğin Türk Tabipler Birliği Başkanı (TTB) Raşit Tükel olmak üzere, kuruluşun bütün merkez konseyi üyeleri savaşın halk sağlığına zarar verdiğini belirten bir açıklama yaptıkları için gözatına alındılar. Sonrasında adli kontrol şartıyla bırakıldılar. Ancak tutuklananlar da var. Yani harekat sürerken içeride de yaygın bir operasyon söz konusu. Bu, sokakta insanlara mikrofon uzattığınızda, görüş alamamanıza da neden oluyor. Halk tedirgin oluyor. Barıştan yana olanlar da açıkçası görülerini ifade etmekte zorlanıyorlar.

Barış kelimesi bile sıkıntılı bir kelime haline geldi. Evrensel talepleri yazmak ve dile getirmek zor mu?

Örneğin barış metnine imza atan çok sayıda akademisyen hakkında dava açıldı. Bunlar devam ediyor ve aralarında ihraç edilenler oldu. Baskı sürüyor. Bu, ciddi anlamda gazeteciliği de zorlaştıran bir durum. Kelimeleri seçmek zorunda kalıyorsunuz. Bir yandan gerçeği ifade etmeye çalışıyor, diğer yandan ise dava sayılarını azaltmak ve gazeteyi kapatmalarının önüne geçmek için dikkat gösteriyorsunuz. Yani ciddi anlamda bir kuşatılmışlık söz konusu. Burada titiz bir çalışma yaptığımızı belirtmek isterim.

Baskılar OHAL’de nasıl değişti? Evrensel hakkında 30 dava olduğunu biliyoruz. Hangi haberler suç kapsamına giriyor, örnekler verebilir misiniz?

Cumhurbaşkanı’nının yakını haber yaptığımızda bu hemen bir dava konusu yapılabiliyor. Onun dışında da biz Türkiye’de merkez medyanın ihmal ettiği işçi ve emekçilerle de ilgili haberlere yoğun olarak yer veren bir gazeteyiz. Burada da büyük firmalarda grev ve direniş yapan işçilerin haberlerine yer verdiğiniz zaman sıklıkla tekzip yayınlamanızı istiyor ya da tazminat davaları açabiliyor. Zor bir ülke Türkiye ama son trenin kaçtığı bir ülke de değil. Dışarıdan daha karanlık görünüyor ama içeride bir şekilde de yayıncılık yapmanın yolunu buluyorsunuz.

Almanya’da “Türkiye’de gazetecilik kalmadı“ deniyor. Çeşitli riskler altında bir gazete çıkaran birisi olarak buna ne diyorsunuz?

Basında adeta bir darbe dönemi baskısı yaşandığı doğru. Ama Türkiye’de eleştirel gazetecilik kalmadı demek de pek çok gazeteci için haksızlık. 150 gazeteci tutuklu, pek çoğumuz hakkında soruşturma var, süren davalar var. Buna rağmen, Evrensel, BirGün, Cumhuriyet, Özgürlükçü Demokrasi’nin yanı sıra internette haber veren, canlı internet yayınları yapan çok sayıda gazeteci var. Tutuklu gazetecilerin savunmaları o kadar güçlü ki başlı başına eleştirel gazetecilik olarak değerlendirmek mümkün. Ahmet Şık, Murat Sabuncu, Ahmet ve Mehmet Altan’ın iktidar politikalarını sorgulayan, fikir özgürlüğünü öne çıkaran savunmaları kitap haline getirilebilecek çok güçlü.

Bu kadar davalar, savunmalar yapmak zorunda kalırken hala bağımsız gazetecilikten konuşabilir miyiz?

Konuşabiliriz. Biz Türkiye’de bu imkanlarının hala olduğunu düşünüyoruz ve bunu Türkiye’den yapmak istiyoruz. Bu, Türkiye’nin basın özgürlüğü tarihi açısından da son derece değerli. Bir asırdır Türkiye’de hem çeşitli biçimlerde sansür var hem de basın özgürlüğü mücadelesi var. Gazetecilik de böyle gelişiyor aslında. Gazetecilik, alanı daraltılmış olsa da ağır baskılara rağmen tutkulu bir gazetecilik anlayışı da var.

Bu tutkuyu nasıl canlı tutabiliyorsunuz?

Gerçek her zaman kendini ifade edecek bir kanal buluyor. En zor dönemde bile dünyanın dönüyor olduğunu söylemek gerekiyor. Bu mümkündür, örneklerle dolu. Türkiye’de demokrasi, özgürlük, barış isteyen geniş bir kesim de var. Baskılardan söz edebiliriz ama yakın dönemde örneğin Türkiye’de Başkanlığa geçişin önünü açacak Anayasa referandumunda yüzde 50’ye yakın „hayır“ da çıktı. Yüksek Seçim Kurulu’nun (YSK) usülsüzlüğü de söz konusu oldu. Ama bu oran bile aslında Türkiye'de demokrasiden, özgürlükten yana olanların sayısının az olmadığını gösterdi. Biz de onların sesi soluğuyuz. Ağır bir baskı altında olmamıza rağmen özgürlüklerden yana gazetecilik mümkündür. Halka karşı sorumluluğumuz da budur. Çünkü gazetecilik, bu yılın Ocak ayında vizyona giren The Post filminde de ifade edildiği gibi, yönetenlerin değil yönetilenlerin hizmetinde olması gereken bir meslektir.

Uzun süredir basın dünyasının içindesiniz. Türkiye’de bugünden daha k ö tü zamanlar da yaşadınız mı bu meslekte?

Bu, en kötü zamanlardan biri. Diğeri de 1990’ların sonunda, Kürt sorunu etrafında Türkiye’de çatışmaların yoğun yaşandığı dönemdeydi. Gazeteciler faili meçhul cinayetlere kurban gidiyordu. 1990’lı yılların özellike ilk yarısında çok sayıda gazeteci cinayeti oldu. Bu gazeteciliğin öldürülmek istendiği bir dönem. Her gün davalar, var, her gün mahkemeler var. Tahliye edilenler var, tutuklananlar var. Örneğin Deniz Yücel artık bir yıl doldurdu, iddianamesi çıkmış değil. Deniz Yücel ile röportaj yapmıştım yakın dönemde. Gazeteciliğe zor koşullarda sahip çıktığını görebiliyoruz. Gazeteciliğin Deniz’in tavrı, Türkiye’de, gazetecilerin ve gazetecilik yapmak isteyenlerin eğilmediğinin de bir göstergesidir.

AB Komisyonu’na sunulan yol haritasında, Terörle Mücadele Kanunu’na “Habercilik sınırlarını aşmayan ve eleştiri amacıyla dile getirilen düşüncelerin suç oluşturmayacağı“ hükmünün eklenmesi önerildi. Bu ifadeden anladığınız nedir?

Türkiye’de terörle mücadele kanununun muğlaklığı, ciddi anlamda basın özgürlüğünü sınırlıyor. Örneğin diyor ki; “terör örgütüne üye yayın organları…“ Ya da bir gazeteci için, “terör örgütüne müzahir gazetecilik yaptığı gerekçesiyle…“ Bunlar çok muğlak ifadeler, hiçbir delil karşılığı yok. Bu; ben sizin hakkınızda dişe dokunur bir delil bulamadım. Ama anlaşılmaz bir ifadeyle sizi tutuklamakta kararlıyım“ demek. “Terörle mücadele kanunu“nun kendisinin kalkması lazım zaten. Bu ifade özgürlüğüne ağır bir tehdittir ve terörle mücadele kanunu gibi bir düzenlemenin olduğu ülkede basın özgürlüğünden asla söz edilemez.

Bu kadar dava ile uğraşırken sadece davalar hakkında değ il ba şka konular hakkında da haber yapıp, yazı yazabiliyor musunuz?

Yazıyoruz ancak baskı her kesimi etkiliyor. Mesela çok büyük grevler “milli güvenlik“ bahanesiyle erteleniyor. Pratikte yasaklama anlamına geliyor. Bunlar cumhurbaşkanının da imza attığı kararlarla yasaklanıyor. Manşet yapıyoruz. Diyoruz ki „Erdoğan’ın imzasıyla grev yasağı.“ Bunlardan ödün vermiyoruz. Bu, sonuçta halka karşı sorumluluğumuzun bir gereği. Bu baskıları sürdürenler hayatın normalleşmesini de engelliyorlar. Örneğin çevre mücadelesi talepleri… Kültür sanat alanında sanatçıların verdiği bir tepki… Ya da yeni çıkmış şiir kitabı ya da roman. Bu kaotik ortam bunların gündemleşmesini de engelliyor. Yaşamın normalleştirilmesi adına bunları sayfalarınıza açmak son derece önemli. Bu kaotik ortama karşı, insanların karamsarlığa sürüklenmesini önlemek, iyimser bir şekilde ayakta kalabilmelerini sağlamak açısından, çevre, kültür, sanat olaylarını sayfalarımıza almayı önemsiyoruz. Bu da aslında Türkiye'yi değiştirme çabasıdır.

.

Freiburg, Leipzig ve İstanbul Üniversitelerinde Felsefe, Alman Dili ve Edebiyatı ve Gazetecilik okudu. Türkiye’yle ilgili konuların haricinde Postkolonileşme Teorisi ve Feminizm üzerine çalışmalar yapıyor.

Das finden Sie gut? Bereits 5 Euro monatlich helfen, taz.de auch weiterhin frei zugänglich zu halten. Für alle.

Bitte registrieren Sie sich und halten Sie sich an unsere Netiquette.

Haben Sie Probleme beim Kommentieren oder Registrieren?

Dann mailen Sie uns bitte an kommune@taz.de